|
|
|
| |
| |
|
Ani Çelik Arevyan’ın 29 Eylül’de İstanbul Modern’de açılacak sergisi, doğa ve objelerin birlikteliklerinden oluşan bir yorumlar zinciri
Bu fotoğraflar göründüğü gibi değil!
MAYDA SARİS
Ani Çelik Arevyan, İstanbul Modern’de 29 Eylül’de açılacak ‘Göründüğü Gibi Değil’ başlıklı sergiyle beş yıl aradan sonra yeniden sanatseverlerle bir araya geliyor. 9 Ocak 2011 tarihine dek sürecek olan serginin küratörü Engin Özendes.
Sergi öncesinde görüştüğümüz Ani Çelik Arevyan, bir projeyi, fotoğraftan çerçevesine, sunum şekline kadar bir bütün olarak ele aldığını belirtiyor. Arevyan’ın bu sergisi, doğa ve objelerin birlikteliklerinden oluşan bir yorumlar zinciri. İnsan, doğa ve hayattan oluşan bütünün ancak gördüğümüz kadarını algıladığımıza dikkat çeken Arevyan, baktıklarımızın, gördüklerimizin ve yaşadıklarımızın aslında göründüğü gibi olmadığını fotoğraflarıyla belgeliyor.
Farkındalık yaratmak için
Fotoğrafa gönül veren, 1986’dan beri de bunu meslek edinen Arevyan, o günden bu yana çok geniş bir proje yelpazesiyle sürdürüyor çalışmalarını: “Dönem dönem reklam fotoğrafı, dönem dönem de sanat fotoğrafı ağır bastı” diyen sanatçı, 2007’de İstanbul Modern’den aldığı solo sergi teklifini, büyük bir heyecanla kabul etmiş: “İstanbul Modern çok beğendiğim bir mekân ve de Türkiye’deki en iyi müzelerden biri, dolayısıyla teklifi hemen kabul ettim ve çalışmalara başladım. Hem içerik, hem de genel anlatım olarak çok özel bir proje olsun istedim. Yepyeni bir konsept geliştirdim. Aslında bu, çok içimde olan, bir anlamda aklımda hazır olan bir projeydi, dolayısıyla da çok hızlı gelişti. Benim fotoğraflarım zaten hiçbir zaman dokümantasyon olmadı, her sergimde farklı bir konsepti belgeledi, fotoğraftan öte başka bir sözü oldu. Sergilerimde mesajdan çok, bir fikri, bir konuyu anlatmayı yeğliyorum. Bu sergi için etrafımda ne varsa, farklı bir bakış açısıyla yorumladım.”
Doğa ve nesnenin dili
Fotoğraflara baktığınızda iki farklı alandan oluşan bir bütünle karşılaşıyorsunuz. Görünen ile görünmeyenin bir arada olduğu bu fotoğrafların alt kısmında Arevyan’ın objektifinde ölümsüzleştirdiği ağaç kökleri veya ters dönmüş ağaçların muhteşem görüntüleri yer alıyor. Üst kısımda ise, gündelik yaşamda kullanılan rengârenk giysiler yükseliyor. Bunların tümü de Arevyan’ın gündelik hayatta kullandığı kıyafetler. Arevyan, yarattığı bu kompozisyonla insanı, doğayı ve nesneleri bir araya getirirken, üstünü örtmeye çalıştığımız görünmeyeni, görünür kılıyor.
Farklı bir kimlik
“Bu fotoğraflarda yer alan kıyafetler, benim 20 yıldır kullandığım 187 adet giysiden oluşuyor ve hiçbiri birbirinin tekrarı değil” diyor sanatçı. Arevyan, onları giysi olmaktan çıkarıp bir şehir görüntüsü yaratmış, bazen bir gökdelene, bir eve, bir göktaşına vb. benzetmiş. İçinde insan olmasa da, onlara farklı bir kimlik kazandırmış, hatta ruh katmış denebilir. Bu da Arevyan’ın nesneleri kendi nesnel işlevinden çıkarıp onlara soyut bir anlam yüklemede son derece başarılı olduğunun kanıtı. Dolayısıyla sergi de ‘Göründüğü gibi değil’ adını bu kontrasttan alıyor. “Herkes farklı yorumlayabilir. Kimse ve hiçbir şey göründüğü gibi değil” diyor Arevyan.
Fotoğrafların hepsi de kendi bünyesinde farklı bir ışık ve parıltı barındırırken, aynı zamanda ilginç bir devamlılık arz ediyor. O yüzden 120x180 cm.’lik bu dev boyutlu fotoğrafları yan yana tek çizgi halinde dizerek sergilemeyi yeğlemiş sanatçı. Bunlar bir bakıma hayatın gerçeğinin fotoğrafları ve herkesin ve her şeyin göründüğü gibi olmadığının, saklı yanında türlü gizemi barındırdığının bir ifadesi.
Farklı bir teknikle hazırlanan 16 fotoğraf, özel bir pörl kâğıda basıldıktan sonra üzeri pleksiyle kaplanmış. Ayrıca arkasına bir alimüyum tabaka yerleştirilmiş.
Son söz sabun köpüklerinin
Arevyan, sergide son olarak sabun köpüklerinin yer aldığı fotoğraflara da yer veriyor. Köpüren sabun baloncuklarının ışıldadığı bu kompozisyonlar ise, adeta sergideki fotoğrafların son cümlesi gibi. Köpüklerin renkleri ve şekilleriyse sanki sürekli değişmekte. “Hafiflikleri ve ağırlıkları, bir anda varken aniden yok olmakta. Tıpkı yaşam gibi, tıpkı gördüklerimiz gibi” diyor Arevyan.
Sergi için bir de kitap hazırlanmış. Kitabın önsözünde sanatçının duygularını dile getirdiği şu ifadeler yer alıyor: “Anlatımı oluştururken kullandığım nesnelerin formları, birbirinin benzeri gibi görünseler de benzer değiller, tıpkı insanlar gibi. Birbirlerinin tekrarı gibi görünseler de tekrar değiller, tıpkı yaşam gibi…”
Müge Akgün- Göründüğü gibi olmayan ne doğa mı nesneler mi, biz miyiz?
Ani Çelik Arevyan- Tam da gördükleriniz göründügü gibi olmayan. Gördüklerimizi etkileyen ve degistiren birçok etken var, ışıgin nesneyi aydınlatmasıyla bile görüntüde yanılabiliriz, çünkü nesnenin dokusunun ve formunu tamamen degiştirir. Şu anda duvara bakıyosunuz mesela beyaz ama aslında beyaz oldugunu sanıyoruz çünkü o sırada duvara çarpıp iz bırakan sinegi görmuyoruz yada boyanın molekullerinin güneş ışıgıyla nasıl degistigini göremiyoruz. O duvarın beyaz oldugunu bilmiyoruz aslında tam olarak veya kendimiz bile zaman içerisinde bakış açımızın degişmeşiyle gördüklerimizi farklı algılayabiliriz. Ben gördügümüz, içinde oldugumuz dogayla, bütünle ve kullandıgımız basit nesnelerle bir fikri ortaya koydum. Bir anlamada giyisilerimle ve buludugun mekanlarla portremi şekillendirdim... Bu fikri masalsı, gerçek olmayan bir ifade yoluyla anlatmayı seçdim çünkü gerçekden hicbirşey göründügü gibi degil...
M.A- Doğanın dönüşümüne bir tepki mi çalışmalarınız?
A.Ç.A- Hayır, hiç ilgisi yok. Çünkü fotograflarimdaki doga, içinde yaşadıgımız hayatı, bir bütünü anlatıyor. Ve bu bütün içindeki karşıtlıkların, paralelliklerin yansımalarını
görüyoruz. Giyisilerdeki insan şekillerim, hallerimle olan uyum ve uyumsuzlugu....Doga, bazen "zaman"ı anlatmak için bazen de insanda yaratacagı duyguları vurgulamak için var. Zamandan kastim, bizden once var olan ve bizden sonra da var olacak yasam süreci. Mesela benim 1961 de başlayıp, hangi tarihde bitecegini bilmedigim bir yolculuk gibi.
M.A- Kullanılan giysiler aksesuarlar tasarım ürünü mü?
A.Ç.A- Tasarımdan kastinizi anlayamadim, ancak bunlar benim yıllardir kullandıgım, bir anlamda benimle bir vucut olmus giyisilerim. Bunlar, ortaya koydugum fikri anlatmak için sadece birer araç. Giyisilerin tasarım ürünü olup olmasının hiç önemi olmadıgı gibi, agacların da central parkdaki çınar mı, belgrad ormanındaki gürgen mı oldugu hiç önemli degil. Tabi ki büyük bir hayranlıgım var tasarımcısına, yoksa 20 küsür yılda 187 adetlik bir koleksiyon giyinmezdim. Portremi fotograflarken de, böylesine benimsedigim bir şeyle anlatım yoluna gitmem çok dogal benim icin....
M.A- Sergideki fotoğraflara soyut demek mümkün mü? Bana her şey alabildiğine somut geldi?
A.Ç.A- Anlatım, fotograf yoluyla oldugu icin elbette ilk bakışda somut gelmesi dogaldır. Çünkü fotografın dogası gereği somut olana, nesnenin kendisine, ihtiyacı vardır.
Soyut olan, fotograf diliyle analatmak istedigim, fotografin arkasindaki kurdugum cümeldir.
M.A- Neden böyle bir konsept seçtiniz?
A.Ç.A- Çok hızlı giden bir trende kalabalıkla yol alırken, bir an dışardan trene bakmak...insanların nasıl aynı olaylar karşısında bile farklı etkilendigini ve yorumladıgını görmek. Alt tarafı başı sonu belli bir hayatda, yaşantıların nasıl geliştiği, sevinçler, hırslar, çekişmeler...kendime ait fikirler...gibi sebepler diyebiliriz...
Fotogarflarimdaki, farklı bakış açısı, soyut anlatım ve yaklaşım belki de, insanlara da farklı açılardan baktıgım ve kalıplara koymadıgım için...
PANDORA'NIN KUTUSU - Yansımalar
Bir metin bir başka metni okur” demişti felsefeci Derrida. Baş döndürücü sonsuzluk çağrıştırıyor bu düşünce, ama iki ayna arasında durup çoğalmaktan daha ilginç, çünkü farklı metinler birbirini okudukça bambaşka şeyler çıkabiliyor ortaya, daha çok bir derinlik- uçurum kurgulaması da diyebiliriz buna.
İstanbul Modern Müzesi’nde Ani Çelik Arevyan’ın fotoğraflarına baktıkça, o derinlikte epey yol aldım gibi geldi bana.
Yatay çizgiyle ortadan bölünmüş renkli fotoğraflar bunlar. Üst şeritte sanatçının kendi koleksiyonundan –bir kadının gardırobundan- çeşitli giysiler, el çantaları, aksesuarlar dizilmiş; ayakta ya da oturur halde pantolonlar, kolunu kaldırmış bluzlar, içi boş giysilere çeşitli pozlarda verilen kuklamsı duruş şekilleri ve ışığın kontrolü açısından kurgulanmış bir ortamdayız; hepsi de ilginç giysi ve aksesuarlar, post-modern, ultra modern, sanki kumaşın hiç kesilmediği, Japon modacı Issey Miyake’nin heykelimsi tasarımlarını andırıyorlar, çoğunlukla dikey çizgiler hâkim.
Alt bölümde ise ters çevrilmiş doğa fotoğrafları var, çoğunlukla orman manzaraları, baş aşağı duran ağaçlar egemen, gövdeleri, dalları ve yapraklarıyla.
Fotoğraflardaki ara çizgi öyle güzel bir derinlik hattı oluşturmuş ki, uzaktan bakınca giysiler bol gökdelenli şehir siluetleri gibi duruyor; bir şehirle bir park aynı suda mı yansımış, yoksa şehir merkezindeki bir parkın içinden New York’un, Tokyo’nun, Londra’nın siluetini mi seyrediyorsunuz, böyle ilginç yanılgılar oluşuyor insanın gözünde.
Gerçekliğin altına mı bakıyorum, üstüne mi? Nesnelerin dizildiği o yapay siluet, o garip cansız defile sanki bilincimizi temsil ediyor da, alttaki doğa görüntüleri ve ağaç kökleri bilinçaltı mı? Hangisi doğal, hangisi yapay? Ruhla beden mi tersyüz edilmiş? Kır ve şehir çelişkisi mi, kültür ile doğa karşıtlığı mı inceleniyor? Giysi dediğimiz nesnelerde doku ve iplik gibi doğal parçalar var da, doğada insan eli değmişlik hiç mi yok?
Bir labirentte durduğumuzu anlıyoruz böylece. Alt ve üst metinler sonsuza dek birbirini okumaya devam edecek. Bizde yarattıkları çağrışımlar ve sorular da bitmeyecek. Buradaki olay iki şeyin birbirini yansıtması değil; kurgulanmış bir şeyi yansıtıp, o yansımayı tekrar kurgulayıp, sonra o kurguyu yeniden yansıtıyoruz. Yani bu labirentin aslında çıkışı yok. Ani Çelik Arevyan belki de bu yüzden “Göründüğü Gibi Değil” adını vermiş sergisine. Varsayımlarımızı, ikilemlerimizi sorgulamaya itiyor bizi. Önyargılar ve alışkanlıklar sayesinde sağlammış gibi algılasak da çok sağlam bir zeminde durmadığımızı hatırlatıyor belki.
9 Ocak 2011’e kadar açık kalacak bu zihin kurcalayıcı ve çok başarılı sergiyi herhalde birkaç defa daha gezerim diye düşündüm. Bu fotoğraflardan birisi evimde dursa ve her gün ona bakıp başım dönse rahatsız mı olurum diye düşündüm. Fakat sonra her gün zaten bu çeşit labirent yansımalarla başımın döndüğünü hatırladım.
Derrida 1980’lerdeki bir denemesinde sayfayı ortadan bölüp asıl metnin altına bir de alt metin şeridi geçmişti, alt yazı gibi. Okudukça, hangisinin alt hangisinin üst metin olduğunu, ana metin ve yan metin ayrımlarını karıştırıyordu insan. Böylece iki ayrı metin birleşerek sürekli bir “moebius” halkası gibi iç içe geçiyor, ama kesintisiz bir bütün oluşturmuyorlardı. Alt şerit üst şeridi sürekli sorgularken, üst şerit de alt şeridi başkalaştırıyor gözümüzde. Tıpkı Ani Çelik Arevyan’ın fotoğrafları gibi. Tıpkı benim sokağımın kahve penceresinden yansıması gibi. Şimdi anlıyorum, ben yansımada bir kurgu oyunu oynarken unutmuşum, sokak yani gerçeklik de aslında bir kurgu.
İstanbul’u, giderek Türkiye’yi, bütün hayatı böyle bir yansıma oyunuyla seyretmeye başladım bir süredir. Gerçeklik dediğimiz üç boyutlu kurgunun derinliğini özlediğim zaman, zaten orada –buna da ihtiyacım var kuşkusuz, dokunmaya ve koklamaya mesela. Ama istersem paralel kurguya, yansımaya geçebiliyorum.
Stendhal roman için, sokakta dolaştırılan bir ayna demişti; azıcık abartmış bence, ama meramını anlayabiliyorum.
Gerçeklik sürekli yansıdığı, çoğaldığı, parçalarına ayrılıp tekrar bütünleştiği için bizi bazen olanca gücüyle kucaklayıp sarabiliyor. Özü ölümlülük olan insan bir tek bu yansımalarda yakalayabiliyor sonsuzluğu.
İşte sanata bu yüzden ihtiyacımız var.
Özlem Altunok- Bu, 4. kişisel serginiz… Önceki sergilerinizi göz önünde bulundurunca bedenle kurduğunuz ilişkide her sergide gitgide soyutlaşan figürler dikkat çekiyor. Bu sergide de her ne kadar beden olmasa da bedenin farklı bir temsili olduğunu söyleyebilir miyiz?
Ani Çelik Arevyan- Doğru, birebir olmamakla birlikte beden bütün fotoğraflarımda var. ‘Yaşamla Ölüm Arasında’ sergisinde beden üzerinden yorumlar yapmıştım, ‘Sokağa Çıktım’ serisinde de insanların mekanikleşmiş yaşamlarını robotlarla kıyaslayarak vitrindeki mankenlerle yorumlamıştım. Bu seride ise etrafımdakilerle kullandığım nesneleri birleştirerek bir fikri anlatmak istedim. Evet, burada bedenlerin daha da soyutlaşmış olduğunu görüyoruz, ama bunlar sadece beden değil, bazen bir şehir silueti, bazen bir fabrika bacası, bazen de benim hallerim...
Ö.A- Sergide kişisel bir hikaye de söz konusu öyleyse, belki de ilk kez bu kadar doğrudan…
A.Ç.A- Etrafıyla tamamlanan kişisel bir hikaye diyebilirim. Hayal dünyası, masalsı bir ifadeyle kurgulanmış, kesişmeler ve paralellikleri de içinde taşıyan bir otoportre. Bir yandan 20 yıldır kullandığım, içselleştirdiğim giysilerden, objelerden yararlanırken bir yandan da içinde yaşadığımız bütünün parçalarıyla olan uyumu ve uyumsuzluğumuzu gösterebilmenin güzel bir birleşim olduğunu düşündüm.
Ö.A- Serginin başlığındaki ince esprinin altında derin bir anlam da yatıyor. Gerçekliğin bilinmezliğine vurgu yaparken üstelik bir fotoğrafçı olarak izleyicinin huzurunda ‘görüneni’, ‘bakılanı’ sorguluyorsunuz bir yandan da…
A.Ç.A- Nesnesel olarak fotoğrafın gerçekliğinin o kadar içindeyim ki, ‘göründüğü gibi değil’ derken, tam da anlatmak istediğim imgeyi aktarmak için bunu kullanıyorum. İrdelediğim fikri fotoğrafla, üstelik fotoğrafın gerçeği olan ‘görmek’le sorgulamak çok keyifli.
‘Göründüğü gibi değil’ derken de sadece bir yorum farkından bahsediyorum, olumlu - olumsuz bir şeyden değil. Bu cümle genelde bir olumsuzluktan kaçmak adına kullanılır, burada ise sadece gördüğümüzün farklı bir anlamı olduğunu işaret etmek istedim. Yoksa, elbette bütün bu nesneler, ağaç, gök, hepsi tanıdığımız, bildiğimiz şeyler, ancak bunun altındaki duyguyu anlatabilmek için, hiçbirini ‘başka bir şey’ gibi sunmadan, ‘oldukları gibi’ aktararak bir alt katmanı göstermek gerekiyordu.
Ö.A- Ama bir yandan da bir sürü okuma yapabiliyoruz. Bu giysilerin içi boş değil gibi ya da tam tersi yalnızlık dolu, bazen de bir kent silueti oluyorlar…
A.Ç.A- İşte tam da bu, bir şeye benzetilmek üzere tasarlanmadılar, ama bazen insan, bazen bacası tüten bir fabrika, bazen de bir göktaşı canlandırabilirsiniz gözünüzde. Hepimizin iki eli, iki ayağı var, insanız işte, ama hiçbirimiz birbirimize benzemeyiz. Buradaki siluetler de öyle, insanlar gibi, birbirlerinden farklılar ve kesintisiz olarak sürüyorlar. Bizden sonra da devam edecek, bir yerinden parçası olduğumuz bir hayat yaşıyoruz. Bir yandan kendini tekrarlar gibi görünen, ama devam eden bir hal var o yüzden bu süreklilikte.
Ö.A- Aynı kare içinde iki farklı düzlemde akan, kimi zaman birbirini tamamlayan, kimi zaman iten bu görüntülerde bir de zaman vurgusu var, sürekliliğe ek olarak. Renk ve ışık da pekiştiriyor bu durumu…
A.Ç.A-Zaman kadar, mekan ve duyguya da yüklenmek istedim bu fotoğraflarda. Zaman, bazen karlı bir manzarayla bazen bir boşlukla var oldu. Hayat kimi zaman akar, kimi zaman tepetaklak olur, iki düzlemde, altta ya da üstte mekan da duyguyla karıştırılarak bir araya getirildi.
Ö.A- Serinin, aksi silik, ama içeriği güçlü bir de son sözü var. Bu son söz neyin habercisi?
A.Ç.A- Sabun köpüğünü diyorsunuz… ‘Göründüğü Gibi Değil’ fikrini destekleyen bir nokta, belki de virgül demeli.
Görünenin ardındaki de aynı sabun köpükleri gibi… Renkleri, varken birden yok oluşları, bir yeri kaplarken aniden yer değiştirmeleri…
Sabun köpükleri aynı zamanda başka bir projenin de başlangıç noktası olacak, biraz da bu yüzden sergi böyle sonlandı.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|